Vodina - Kaan'ın Öyküsü
-Kitap Önsözü-
Farklı etnik yapıların ve kültürlerin
bir arada yaşandığı toplumlarda
gizliden gizliye cereyan eden ama toplum önünde pek dile getirilmek istenmeyen bazı
gerçekler vardır.
Karşılıklı kız alıp vermeler ya da
farklı inançlarda olanları kendi aralarına kabul
etmeler kolay rastlanan şeyler değildir.
Etnik yapının ve kültürün yanına bir
de
din unsuru eklenince bu aşılması zor bir eşik
haline gelir.
Romanın başkahramanlarından Kaan da;
çok kültürlü, farklı etnik ve dini yapıların
olduğu, renkli bir toplumda, azınlık üyesi olarak doğup büyümüştür.
Dünya üzerindeki tüm azınlık
mensuplarının yaşamakta olduğu bazı sıkıntıları kendisi de
yaşamıştır ve zaman zaman da hala yaşamaktadır.
Aslında doğup büyüdüğü şehir olan
İskeçe’de bunlar hayatının bir parçasıdır ve bu tür
farklılıkları olağan görmektedir.
Üniversite okumak için Selanik’e
gittiğinde ise çok değişik bir ortamla karşılaşır ve bu
ortamda farklı olmanın sıkıntılarını pek yaşamayınca azınlık mensubu olduğunu da
unutur.
Bunun rahatlığıyla yıllardır kendini
sınırlayan eziklik psikolojisinden kurtulur ve
hayatının geri kalan kısmında çocukluğundan beri baskılamak zorunda kaldığı gerçek
kişiliğine bürünür.
Eleni’yi tanımasıyla da hayatının en
mutlu dönemi başlar.
-Birinci Bölüm-
Belki de ona en zor gelen şey
sabahları
uyanmaktı. Sık sık dile getirdiği gibi, hayatta
tadına doyamadığı iki şeyden biri uykuydu.
Ne zaman gönlünce bir uyku keyfi yapmak istese işe gitme vaktinin geldiğini fark eder,
istediği keyfi yapamadan, apar topar yatağından kalkarak hazırlanmaya başlardı.
Hele kış aylarında bu durum kendisi açısından çekilmez bir hal alırdı.
Sabahları dairesinin bulunduğu
apartmandaki herkesten erken kalkmak zorunda olduğu için
kaloriferler henüz yanmamış olur, buna gece boyunca odasına sızmış olan İskeçe’nin
meşhur soğuk ayazı da eklenince yatağından çıktığı anda bu dondurucu soğuğu tüm
bedeninde hissederdi.
Kışları soğuktan şikâyet ederken yazları bunaltıcı sıcaktan rahatsız olur, bunun
etkisinden kurtulmak için yatarken evinin pencerelerini açmak zorunda kalır, bu sefer de
dışarıdan gelen gürültüler yüzünden ikide bir uykusu bölünürdü.
En sevdiği mevsim ise sonbahardı. Bu dönemde odası çok sıcak ya da soğuk olmaz,
pencereleri kapalı yattığı için dışarıdan gelen gürültüleri pek duymaz, sabahları
uyanırken yine zorlanır ama yataktan çıkarken ya da hazırlanırken büyük bir eziyet
çekmezdi.
Henüz yaz aylarının kavurucu sıcakları bitmediği halde bu sabahki hazırlıklarını da
sonbaharda olduğu gibi oldukça rahat yaptı ama uykusuz kaldığı gerçeğini dairesinin
kapısını çekip dışarıya çıktığı anda tüm bedeninde hissetti.
Havaların sıcak olması sebebiyle yatarken evinin pencerelerini açık bırakmak zorunda
kalmış, gece boyunca dışarıdan gelen gürültü sebebiyle sık sık uyanmıştı.
Biliyordu ki güneş iyice yükselene kadar üzerindeki uykusuzluğu atamayacak, bu da
hareket ederken bedeninde garip bir ağırlık hissetmesine sebep olacaktı.
Yaşadığı apartmanın kapısından çıkarken aklında bunlar vardı ve markete doğru yürümeye
başladığında bankada çalıştığı yıllardan sonraki bütün hayatının böyle geçtiğini
anımsadı.
Üniversiteyi bitirince hemen askere gitmiş, askerliğin ardından özel bir bankada
çalışmaya başlamış, kadro fazlalığı bahane edilene kadar üç yıl bu bankada çalışmış, üç
yılı tamamlamak üzereyken işine son verilmişti; ama işine son verilme sebebinin sadece
bu olmadığını çok iyi biliyordu.
Böyle bir haksızlığa maruz kalmak da kendini kötü hissetmesine sebep olmuş, ekonomi
mezunu olduğu halde üniversite diplomasını bir kenara atıp kendine bir mahalle marketi
açmıştı.
Sabahları uyandığında çoğunlukla aklına bankada çalıştığı o yıllar gelir, o dönemde
şimdiki gibi erken kalkmak zorunda olmadığı için o günleri özlemle anardı.
Bu dönemi düşünmediği ender zamanlarda ise çocukluk yıllarını hatırlamaya çalışır, bu
sefer de bu yeni haline şükrederdi.
Çocukluğu bir köy evinde, şimdi yaşadığı apartman dairesinden çok daha kötü koşullarda
geçmişti.
O dönemde kışları sadece oturma odalarında soba yanar, evin diğer odaları buz gibi soğuk
olurdu.
Yine de çocukluk yıllarının heyecanından ya da köy havasının temizliğinden olsa gerek
sabah uyanırken böylesine zorlanmazdı.
Aslında alışkanlıklarının önemli bir kısmını da o dönemde edinmişti; ama uzun yıllardır
orada yaşamadığı için hayata bakış açısı çok değişmişti.
Özellikle market işletmeye başladıktan sonra pazar günleri de çalıştığı için doğup
büyüdüğü köyden tamamen kopmuş, kendine farklı bir hayat kurmuştu.
Her ne kadar yaptığı iş nedeniyle özel hayatı yok denecek kadar az olsa da geçmişi
aradığı da pek söylenemezdi.
Önce üniversite yıllarında yaşadığı bir olay, sonrasında haksız yere bankadaki işinden
çıkarılmış olması kendi kabuğuna çekilmesine sebep olmuştu.
Köyde yaşadığı dönemden günümüze kadar gelip de hala devam ettirdiği alışkanlıkları ise
epey azalmıştı. Bunların ilki, belki de en önemlisi düzenli olarak tuttuğu günlüğüydü.
Günlük tutmaya lise yıllarında, kendisini en çok mutlu eden üç olayı yazarak başlamış,
günümüze kadar da bunu kesintisiz olarak sürdürmüştü.
İlk zamanlarda kendine, “her olayı bir cümleyle anlatma” gibi bir kural koymuş,
ilerleyen yıllarda ise bunu, “en iyi anlatıldığı biçimde” kuralıyla değiştirmişti.
Zamanla yazmanın kendisine çok büyük bir keyif verdiğini gördükçe buna daha fazla vakit
ayırır olmuş, işinden çıkarılana kadarki dönemde birçok farklı alanda yazılar yazmıştı.
Daha sonraları ise günlük tutmaya devam ettiği halde anılarını olabildiğince kısa kaleme
almaya başlamış, bir de buna hayatının tek düze olması eklenince farklı konularda
yazmayı tamamen bırakmıştı.
Günlük yazılarını gece yatmazdan hemen önce kaleme alır, önemli bir şey atlamadığından
emin olmak için sonraki sabah bunlar üzerinde bir kez daha kafa yorardı.
Evinden az ilerideki markete doğru yürürken yine bir önceki gün yaşadığı en mutlu
olaylar listesini hafızasında tazeledi ve bunları düşünürken markete vardı.
Marketi açıp kapatırken her seferinde bir yığın ürünü dışarıya çıkarmak ya da içeriye
taşımak zorunda kaldığı için çoğunlukla sıkıntı yaşar, özellikle akşamları toparlanırken
gün boyunca yorulmuş olmasının da etkisiyle epey zorlanırdı.
Yine böyle bir üşengeçlikle marketin kapısını açtı ve içeriye girerken komşusunun birkaç
gün önce cama yapıştırdığı, “öğrenciye kiralık daire” ilanına gözü kaydı.
Bir önceki gün üniversiteyi yeni kazanmış iki genç bu ilanı görüp kendisinden komşusunun
telefon numarasını istemişler ama dairenin tek odalı olması sebebiyle bunu iki kişi için
küçük bulmuşlardı.
Birkaç gün önce üniversite sınavına giren öğrencilerin kazandıkları bölümler açıklanmış,
yaz başında eski öğrencilerden boşalan evler yeniden rağbet görmeye başlamıştı.
Son iki gündür bu amaçla şehre yeni gelen öğrencilerin hareketliliği de epey dikkat
çeker olmuştu.
Çalıştırdığı market üniversiteye yakın bir semtteydi ve bu bölgedeki evler öğrenciler
tarafından çok rağbet görüyordu. Bu yüzden markete yakın olan bu küçük dairenin birkaç
gün içinde kiralanacağından emindi.
Sabah saat 11.00’e kadar işi dışında başka hiçbir şeyle ilgilenemedi ve daire hakkında
ona herhangi bir soru soran da olmadı.
Bu saatlerden sonra genellikle işleri pek yoğun olmaz, canı sıkkın bir halde
telefonundan gazeteleri okurdu.
Yine böyle bir ruh haliyle gazete okurken, yoldan geçen ve gözleri sürekli elindeki
telefonda olan genç bir kız, aniden duraksayarak gözlerini camdaki ilana dikti.
Bir süre dikkatlice onu inceledi ve telefonuna bir kez daha baktıktan sonra kararsız
tavırlar sergileyerek marketin kapısına yaklaştı.
Sesini duyurabileceği bir mesafeye geldiğinde de:
“Kiralık daire sizin mi?” diye sordu.
Kaan:
“Hayır, ama sahibi komşum olur. İsterseniz yardımcı olabilirim.” cevabını verdi.
Aslında son iki gündür bu cevabı vermeye epey alışmıştı. Bu yüzden bunu söylerken biraz
da umursamaz bir tavır içerisindeydi.
Genç kız:
“Memnun olurum. Üniversiteyi yeni kazandım ve henüz İskeçe’yi bilmiyorum.
Bu semt üniversiteye yakın olduğu için kendime buralardan bir daire bakıyorum.” diye
ekledi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra da:
“İsterseniz benim telefonumdan arayabilirsiniz.” diyerek bir öneride bulundu.
Kaan:
“Siz hiç merak etmeyin. Okuduğum yazının son paragrafındayım. Yerini kaybetmemek için
yarıda bırakmak istemiyorum. Bitirince hemen size yardımcı olacağım.” karşılığını verdi.
Okumayı bitirir bitirmez de başını kaldırdı ve gözlerini karşısındaki genç kıza dikti.
Sevecen ve kendisine oldukça tanıdık gelen bir simayla karşılaşınca da bir anlığına
duraksadı.
Kız ona çok tanıdık geliyordu; ama az önce İskeçe’yi bilmediğini söylemişti.
Onu muhtemelen birine benzettiğini düşündü ve gözleri onun üzerine takılı kalmış bir
halde komşusu Yorgo’ya telefon etti.
Devamı okumak isterseniz e-kitabı
satın almak için
tıklayınız...
-Kitap Hakkında Notlar-
Kitap; 15 bölüm, 55 bin kelimeden
oluşmakta olup yazarın
bundan önce yayımladığı “Kırbaş’tan Reks’e Can Dostları” isimili kitabında olduğu gibi
yine Batı Trakya’da, özellikle de kendi doğup büyüdüğü bölgede konuşulan Türkçeyle
kaleme alınmıştır. Yabancı kelimelerden arındırılmış, sade ve yalın bir dil olduğu için
okuması oldukça kolaydır.